A Mehmet Çetin, Tanzimattan Günümüze Türk Şiiri Antolojisi, Cilt 4, Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 3.
baskı: 2002, Akçağ Yayınları, Ank., s. 211-214
Şiirlerinden
Seçmeler:
YÜZÜMDE
TAŞIRKEN
Yalnızım diyorsam yalandır!
annemin elleridir
yüzümdeki kara gölgeyi
aralayan
sekiz numara kardeşimdir
eskiyen oyuncaklarıyla oynayan
yokolan çocukluğumu isteyen benden.
Yalnızım diyorsam yarısı yalandır!
ablamın hüznüdür yanıbaşımda oturan
yüreğini yaban sevgilerle talan eden
körpe acı bir sevinin yazıntılarıdır
masamın üstündeki kâğıtlardan
kanayan
Yalnızım diyorsam düpedüz yalandır!
babaannemdir soluk fotoğrafta
gülümseyen
bakışlarında serçeler uçuşan
öz ve öz babamın yüzüdür
hergün kapanmaz bir defter gibi
açılan
Yalnızım diyorsam gerçekten yalnızım
henüz çıkmadan sokağa
çoğaltmak için sevincimi
yüzümü gölgeler kentin perdeleri.
“Toplanmış
Sevgi Ölüleri” adlı
kitabından
GECEDE
GÜLÜMSEME
/Konuş birşeyler gecenin ortasındayız
Görüyor musun ayışığını
yansımış odamıza pencereden
Kalkma! n’olur aralama tülperdeyi
çok soğuk burdan dışarısı
Doğrul, kenetle ellerimi ellerinle
geceye inat gülümse kucağımda
Bir yastık daha koyayım başının
altına…
durman için yatakta daha dimdik
/Konuş birşeyler gecenin ortasındayız
Sesini öpmeliyim böyle gecelerde
bağışla, öper gibi kırmızı bir
karanfili
yorgun düşen sesini akşamüstleri
Ellerini saymalıyım böyle gecelerde
bağışla, sayar gibi imgelerini bir
şiirin
cam buğusu sürüver ellerini
sabahleyin
Saçlarını yormalıyım böyle gecelerde
bağışla, yorar gibi közlenmiş bir
yangını
yasak güneşlerle taran saçlarını
/Konuş birşeyler gecenin ortasındayız
Tadını tatmalısın gülümsemenin
biraz tomurcuk çatlamasına benzer
biraz nar yarılmasına
huy edinmelisin gülümsemeyi ancak
Tadına çiy düşmez gülümsemenin
gülümseyebilirsin çekinmeden
bir ağız dolusu bir yürek dolusu
huy edin gülümsemeyi yeter ki
geceleyin
/Konuş birşeyler gecenin ortasındayız
dokun bir yerime, tezdir uykum
öp çocuğumun aşkına yanağımdan
sular bile susmaz senin kadar
en uzun bir gece
on dakika bile sürmez beslen kanat
yorgunluğu
/Konuş birşeyler gecenin tam ortasındayız
“Gecede
Gülümseme” adlı
kitabından
AŞKIN
VE SEVMENİN VAKTİ
Usulca sokul, terli kollarınla
kanıma, hadi usulca
bi yokluktur hep, aşkla sevmenin
vaktini beklemek
Sokul usulca terli kollarınla
kanıma!
Bırak yorulsun çamaşırlar ipte.
Altın tırmanışta, dolar 1815’e
fırladı.
Enflasyon yüzde 81, yıllık mevduat
85’miş – aldırma…
Bırak durulsun bulaşıklar mutfakta.
Kırağı düşmedi ya yaramıza!..
Varsın yarına kalsın umudumuz da.
Kaynıyor kaynamasına çorbamız da
nasılsa.
Usulca sokul, terli kollarınla
kanıma, hadi usulca
bi yokluktur hep, aşkla sevmenin
vaktini beklemek
“Aşk ve Prelüdler” adlı kitabından
TEN SUİTİ
Gecenin şehlâ
sessizliğinde
göğsünün masum
taçyapraklarını öpüyorum
ağzımın kâğıt
diliyle
kâğıt dudağıyla
ağzımın-
sahi, bir sözün
kızteni duruluğunda
uyuyorsun saf
kelebeksi kollarınla
etinin serin tülden
uykusunu
sen, âh, ömrümün
tenhâ ankâsı
Göğsümü uyuyan
hercai erguvanım
ağzının üşümüş
denizlerini öpüyorum
ağzımın beyaz
diliyle
beyaz dudağıyla
ağzımın-
sahi, bir imgenin
kızkuşu akşamında
uyuyorsun saf
ipeksi kollarınla
etimin suskun
tülden uykusunu
sen, âh, ömrümün
tenhâ ankâsı
Tenhâ şair tenimde
göğsüme damlamış
ılık tenini
uyuyorum hâlâ
"Ten Kitabı" adlı kitabından
TENAŞK İÇİN BİR KAPALI SONNET
Dün öğlen gelendi dün ikindiüstü giden
Biraz da benimsin
şimdi, ellerim saçlarında
yanaklarına değdi
ya dudaklarımdaki ıslık
düştü sanki
bileklerimden baygın bir yalnızlık
terini silmişim de
unutmuşum alnında
dün öğlen gelendi dün ikindiüstü giden
alnında ter damlacıkları vardı alnında gelincikler
Biraz da benimsin
şimdi, öpüşüm teninde
başlamış ellerimde
bir gül titremesi
göğüslerin ki bir
denizin suskun dalgaları
değer gibi oluyor
ikide bir kirpiklerime
alnında ter damlacıkları vardı alnında gelincikler
ürkekliği bir serçeydi duruşu bir serçe
Sarmış sanki bir
bulutsu yel, bir dolu sevinç yüzünü
solur gibi dilini
kitapların. – Kollarıma damlamış uykusu
ilk kez okşamışım
da yansımış yüzüme gülüşü
ürkekliği bir serçeydi duruşu bir serçe
dün öğlen gelendi giden dün ikindiüstü
Biraz da benimsin
artık, Elsa’sı kadar Aragon’un –
bırak gezinsin
alnımda sesinin uçuşu usulca
uyanırsa
geceliğinde ellerim, bırak uyusun soluğum
dün öğlen gelendi giden dün ikindiüstü
"Ten Kitabı" adlı kitabından
MANDOLİN HÜZNÜ
Şehre tenha sesimi
üfledim bu sabah
yüzümde başlayan
gün donuğu bir şiirle
ilkokul çocuğu
duruluğunda
duran bir gül
imgesiyim şimdi
akşamın kırılan
aynasında
sahi, ağzı kuş dolu
bir çocuk
mandolin mi
iştemişti benden
yüzümün bükülmüş
göğüne çekildiğim
içimin üşümüş
denizlerine döküldüğüm o an
heyy çocuk, çocuk
kalbim
anne şefkati
tadında bekle biraz daha
her çocuğa bir
mandolin düşer belki çok yakında
içim ki mandolin
hüznü bir şiirdir artık
tırnaklarını yiyen
bir çocuk dalgınlığında
düşmüş balerin
beyazlığında içinden ağlayan
“Hüzün Kitabı” adlı kitabından
TENHÂ
Dingin ve
kederliyim sanki
gök nilüferleri
duruluğunda
kalbim dönüyor
aşktan
bir yaprağın göle
düşmüş sesi ki
ağrıyan bir imge
gibi
duruyor göğsümde
Ben ki uzun saçlı
bir hayatın
terlemiş dişil
zambaklarını
örterdim
akşamın derin
kalçalarına
upuzun uyurdum aşkı
Ey kalbim!
Git ve bir kız
çocuğuna sor tenini
boşalt karnının
denizlerini
gecenin denizine
Ben tenhâ bir sesim
nasılsa
senin etinde
“Hüzün Kitabı” adlı kitabından
KALP SİNEMASI
Nedir sahi hayatın
yalnızlıyor olması bende
bembeyaz bir
karanfili tutup içime götürüyorum
tutup içime
götürüyorum günlerin sus saatlerini
durmadan ince bir
şeyleri götürüyorum işte
vakitlere gider
gibi iççekmeceme sessizce —
Bak, oturmuş kanyak
ağırlığı oluyorum gitgide
kırık ve dökük otel
odası Hayâllerim Aşk ve Sen gibisinden
hayatın plâğındaki
pembe cızırtı gibi ahşap otel sesi
yaşarken daha bir
ölüyorum renkleri her renkte
o kadar çok ölüyorum
ki
sanki ıpıslak
yedinci sanat şiirimin yedinci dizesi
yüzüm donmuş kan
ayna ne yazık ki
Ah, kalbimin
kamerasına film sıkıştı!
“Sinema Kitabı” adlı kitabından
SEVMEK ZAMANI DÖVMESİ
Annem için Metin Erksan’a
Kalbim şiirin ve
sinemanın azıysa sende kalsın
sende kalsın
azlardan çoğalmış resmim
gözlerimde
siyah-beyaz aşk sesi
sol yakamdaki Sevmek Zamanı dövmesi
içimdeki sepya kum
saati dökülmesi sende kalsın
ben üstü kapanmamış
kirli beyazlardan
küçük yeni
mutsuzluklar yaparım kendime nasılsa
buruk renklerin
gidip gelişleriyle
hayatın ince ses
sayfalarında
Kalbimin küçük
şiiri duruk dudak Sema Özcan’sa
)beni sakin
anlıyorsun sende kalsın
içimin parkında
aşkla âşık yan yana durdular
kumla deniz yan
yana
gözlerimin
sahilinde yan yana durmalar güzelliği
rahat nefes alıyor
bak
göğsümün güvercini
Kalbimin kırık cam
sineması camcan boşluklarsa
beni durgun
duyuyorsun sende kalsın
istersen Sevmek Zamanı bir dövme çiz sen de
kendine
benden ve
incelmelerden
hayatın dublaj
seslerini çizmeden
kalbim--küçük aşk
suresi kanatlı melek sureti
bir çerçeve içi
mutluluk ederse--ki eder!
)sana kalsın
17 Aralık 1999
“Sinema Kitabı” adlı kitabından
NİŞANE
Banu S’ye hep...
1
ister üzül ister
üzülme, ben her ikisiyim nasılsa
kalbimdeki
yalnızlıkla geldim bu bedbaht dünyaya
ağzımdaki
yalnızlıkla gideceğim
kadın var, tanrı
var, aşk yok diyerekten
kadın var diye
tanrıya inanaraktan
böyle nebi’l böyle
derin böyle ağlaya ağlaya
2
kalp solda aşk
sağda olduğundan
kınım ve bıçağım sende
durduğundan
içimi ellerinle
yunduğundan--
eğil bak içime
zamanıdır, içim senindir!
seni sana bir bir
göstereceğim!
anladıklarımın
kitabı var orda: aşk kadın mahşeridir!
3
senle ve harflerle
uğraştığımdandır harap ve hurûfi bir adamım
tesadüfe bak ki,
“h” harfiyle başlayan hüzünlü bir ad adım
gidip gidip
ellerinin cennetinde ölsem de yedi harf
inanıyorum ki—
benden başka hiç
kimse dolduramaz kader hurûfatımı
b: boynum ve öpülme
yerlerim boğum boğum kangren
s: parmakuçlarım
zehir uçlarım, kalbime dolanan yılan
ömrüme baka baka
anladım ki aşk denen mabet yalan
4
bak, sen yine
yoksun, sahi hiç olmadın ki
memleket işi çakımı
sevgili edasıyla etimde gezdiriyorum
tek kelime Kürtçe
bilmesem de senden vahiy kızım--Bejan Sidre
Hakkâri uzağı bir
Kürtçeyle ne de içli ağlıyor--
oysa ben seni
ağzındaki ve saçlarındaki İzmir’den sevmiştim
bağışla,
hastalıktan mı yaşlılıktan mı ölüm duygusundan mı ne
insan kendini yas
aşireti içinin doğusunda buluyor
âh, hazır
bulmuşken, sende kendimi bi’güzel öldürebilsem
işte o zaman, ben
de sana fena halde fotojenik gelirim!
5
kanser şâir
hastalığı değilse eğer, beni bir kadın öldürsün
vefâ’
en
ve lütfen!
“Vakitler İncelikler” adlı kitabından
ANNE VAKTİ
Neyi gerçek seversen o kalır, gerisi döküntü
Neyi gerçek seversen
koparılmaz senden*
Beni bir şiirden mi
doğurdun anne anneler başka ne doğurur
beni bir şiirden mi
doğurdun anne mısrâlar bana anne diyor
büyümüş de küçülmüş
çocukların konuşamaması şiirden
ömrümün hikâyesi her
sayfası buğulu nasihat defteri senden
her anne bir anne
yumağıdır çocukların kalp albümünde
çocuklar ağlasalar
da birer gül inceliğidir annelerde
sahi, beni bir
şiirden mi doğurdun anne anne hanginiz!
çocuk gitmekti anne
kalmak hani! hani hep kalmaktınız!
gitmek bir kalmak
ikidir--anneler hep iki kişidir
ikinin biri
sevmesidir cennet cennete anneden gidilir
kim uzun susarsa
bilin ki daha uzun konuşur içinden
bir yılda bir gün
ne ki her anneye bir Anne Günü lütfen
evlerin odalara
buyurgan bakması babaydı da anne kimdi
annem dört harften
yapılma ev kışı bir susma şimdi--
A öyle ya da böyle mahcup bir türküdür ömür
dediğimiz
N insan en içli tenhasından kanardı
tenhalık siz miydiniz
N anne sözü ilktir anne sözcüğü hep
liriktir
E hiç düşündünüz mü tanrı sesse anne
tanrıdaki ses midir!
âh, hatıralar da ân
gibi ölümlü müdür yoksa--
dünya dursa, tüm
gidenler dönse, hayat herkese anne olsa
neden uzaklar
gözanne de yakın herkeste bir kekeme
Doğum şiir de ölüm
ne?
Beni bir şiir olarak yeniden doğur anne!**
* Ezra Pound
** Mehmet Yaşın
“Vakitler İncelikler” adlı kitabından
ÂH’ESTE!
O’na ve kendime!
her sözünü yutan
taşını çoğaltır ağrısıyla
her insanoğlu bun
ya da kün gamdır
sınar kendini
hayatla göğsündeki yalanda
her içi yarılanın
kalbi, aşkı kanayanın bahtı açıktır dâimâ
her içe atılmış söz
bıçaktır anlayana
bak, herkes kalbini
anlayamaz, sızı herkesi anlar
herkes kendinin
kardeşidir, göz göze konuştukça
bak, ömrüm mor bir
gök üstümde, ağlamakta
koluma girip beni
yürüme öyle âh'este âh'este
ne kadar aşk ederim
ki bu hâlimle, kırk üçümde
ömrün takvimini
günler anlatır unutma
bak, kaç gündür
inkıta bir cuma gibiyim
damarlarım gepgeniş
de kanım nasıl da dar--
âh, Allah bazen
şiir ve kadın gelince gidendir
yaşlanıyorsak ve
ölüyorsak anla ki zaman var
kaderim için bir dramaturg lütfen!
“Vakitler
İncelikler” adlı
kitabından
ÜÇ RENK SONE
Banu S.*’ye;
Ergin Günçe, aşk ve
gencölmek yalanı için!
I / siy’
âh!
vaktimi vefa saydım
çekildim kimseye söyleme
ölmek gibi
korkularım var ama buna ölmek denmez
yas duygusu benim Yeşilçam
hâlim fazlasını bekleme
kalbini pergelle
çizenin ardından nâyihası bile gitmez
avuçlarımı döksen
beni anlarsın sudan korkan bir denizim
aşk ve su adına
içime üflediğim her dua bir siyah kahkaha
Ergin Günçe bir ân’kara
iki gözüm nasıl da gencölmek genzim
âh, üç günah işle
ikisini öldür akşama, tek günah horoz sabaha!
buralar Belçika
browning’i alaca bulaca dikyokuş büsbütün
sahi, göz tuzağı
otuz üçümü hanginiz öldürdünüz daha dün--
bana n’olmuş böyle!
elimin hatırladığını ağzım hatırlamıyor
mendil cebimi kim
doğradı benim mor mendilim nerde!
aşk veremiyle
öksürmek şehvete şirk şüpheye müsvedde
beni böyle tanrı
pozu kim öldürdü--kimse beni ağlamıyor!
II / bordo
iğnene jest ve
iplik geçir de bekle
apseli bir şeyler
var aramızda--olsun!
gözlerin ne kaçırır
ne der kalbine jelatinle
bırak, bordo bir
acı ağzım seni konuşsun
beni duy beni anla
beni dik bana yapma!
iğneleri saymazsak
aşk kırk ilmek delilik
bak, ondört boğum
her dizem nasıl da kanama--
âh, ömrümün kün’ü
sözcük bu işte: ters teleferik!
içimde sektirdiğim
taşlara sor anlatsınlar beni
kendi uzağına
düşmüş biri mi küfrüne bile albeni!
Araklı yalağuzu bu
çocuk ne yapsa kasaba ağlağı
aslında böyle üç Hüseyin
çıkar bu ömürden
yâr-ı âh âhiri aşk
üç Hüseyin den den den--
— beni seslemeyin, sesim kendime türkü bıçağı!
III / kurşûnî
üstümüzde horozbaşı
bir gök bile yok kimseye söyleme
eski ağzın hep
güzeldi! şimdi gelsen de sesime devrilsen
nü(ans bir
ağlamayım bak, aşk ve ölüm iki harfim kendime
aşktan çok ölümüm
belki de kurşûnî zûl beni sen öldürsen
âh, bilinir ya
zalimliği ayların sayende asıl zalim mevsimler
Mallarmé severdim
kış severdim geç bunları--lan bu kış sen kışı!
bu saatte bir bir
gamzelerin geliyor aklıma hepsi de aptessizler
zerre yokum
aklında, beni sorma--tenimin dörtte üçü uçak kazası!
hırpani olmam
ürkütmesin seni anahtarı bende ebediyetin
gençlik de güzellik
de ölüm cümlesi heyhat--göz cümlemle yetin!
doğmayan oğluyum
soğuk mevsimlerin kendime dönüyorum
ömrümün bıçaklarını
ters biledim herkes beni dağlık sansın
vedâma siyahkâr bir
mil çektim o kadar, bir şeyim yok, dağılın--
bütün
kaplumbağaları ters çevir gülüm artık ölüyorum!
* Bütün arkadaşlar Batıya gitti
Ben buralarda
kaldım S.
Ama çok şey
öğreniyor insan
Öz yurdunda
kalırsa!
(Cahit Külebi)
“Şifalı Taşlar Kitabı” adlı kitabından
KANTAŞI
Ben Hûseyin, hiç
kimse ve hiçlik taşı
gül ve ayna vezni
gizli günah aşkın
kantaşı
Bir adı da
alyanstan sızan kan aşkın
hem jest hem jilet
takdiri
ağrı sözü hep
acıtır oysaki
Taşa sor, eninde
sonunda her aşk işmar ve infilak
kalp acının gözler
aczin mahşer defteri--
âh, aşk dilsizlik
de aşklar taş imtihanı ey sevgili
Hem Lâl hem Zülâl
senin adın bundan böyle
benimki Hûseyin,
bıçağa ve gelene geçene
de ki, aşktan ve
ölümden benim çirkinliğim
İşte Ol’du: Kan ve
taş nefreti benim güzelliğim!
“Şifalı Taşlar Kitabı” adlı kitabından
ŞİİRTAŞI
Şair, sözcükleri dini yapıp kendi
dünyasını ve dilini sustuğu sürece şiirini bir kimlik gibi yanında taşır. Bu
paradoksal durum aynı zamanda şairin kendini içselleştirmesidir. Yaratıcılık
aşamasında sanatsal uğraşların en masumu olan şiir, dipte de yüzeyde de daimi
kandır. Şairin, sürekli yanında sözcükler ve kantaşı taşıması hem yaralarını
sağaltması hem de kendini dünya ve hayat karşısında korumasıdır. Şiir ki, beyaz
ve kara da doğsa sonuçta kandır!
Şair ki görür, duyar, tadar, dokunur,
anlar... Beş duyunun en güçlü duyumudur şiir; gördükçe, duydukça, tattıkça,
dokundukça, anladıkça şiirin daha iyisine çalışır. Hep çalışır.
Tan ağarmasından ten ağrısına gündüz ve
gece şairindir!
&
Kana ve bıçağa sor,
kendini arar gibi ara şiiri. Kendinden kurtulup kana gittikçe şiir
çokanlamlılık!
&
Derim ki, en güçlü ölümsüzlük şiirde... Âh
ne var ki, insanın beynine ölümlü olduğu zorla ve çivilerle çakılmış, doğduğu
gün! Aşk hariç, beyaz örtü iki ölüm var işte: Biri kundak biri kefen. Şiir sonsuz
beyaz... Tanrım, yaşamak ve ölmek için ne kötü bir zaman! Şiir ve zaman, ikisi
de kan ve şiirtaşı varolmaktan çıkar.
Aşka ve şiire rağmen, nasıl mıyım!? İki
nehrin ağrısını ve ağırlığını kaldıramayacak kadar güçsüz ve yalnızım.
&
Say ki, kalp ve kâlb her şeyimi yitirdim.
Şiir bile zarar ömre, bir yaştan sonra!
&
Şiir dil, göz ve kalple işaretleşme bir
yerde. Dil, göz, kalp mesafesi elimi tut. Şiirsel bilginin birazı heyecan ve
haz bilgisi. Şiir bizim nemiz, şiirler söylenmeseydi nemiz eksilirdi? Her
yerimiz değilse de üçte ikimiz! İkimiz olan içte ısınmış şifalı yirmi beş taş
bende! Şiirsel heyecan beş taşımla bikoşu sana gelmek isterdim, sol elimin beş
parmağı beş taş işte:
1) Güneş Taşı, kan ve gül aksanım
2)
Dağ Kristali, bencileyin kendime savrulmam
3) Arzu Taşı, içimden daha genç, içimden
geçme hâlim
4) Şefkat Taşı, aşktaki sütannem
5) Zebercet, âh, serçe parmaktan hiç
Zebercet olur mu!
Kalp ve kâğıttaki yâryüzü, şiirdeki mutlanma,
beni bırakma!
&
Uzak güzelim,
sebebim, kıyı taşım! Beni kendine çek ya da can-ı
gönül savur en uzağa. Haz ve göz defterimde sektirdiğim taşlar ki içimle
akraba. Taştan akraba mı olur deme, bir taş vızıldamasıyla kendini öldür de gör
hele! Hep bir yaşamaşk, yaşayamamak sıkıntısı hüznün dünkitabı bu dünya. Âh!
Zaman’a dün, Aşk’a kün de ve ağla! Taşlar seni duyar.--
Şiir, Zaman ve Aşk, iki şeyin gençlik
taşı. Sustun, duydum!
Gençliğim ki, taş başını yol eden bir
allı gelinle gitti gideli ömrüm hem çok damat hem değil
o gün bugündür
şiir bende içağrı
Bengü
taşı--
H’iç
kı
rık!
&
Tine, taşa ve tene
sor. Üçü de susma antraktı, anlam çokluğu. Şiir, hem varlık ve hem yokluk işte.
Boşluklar bırakarak yazmak gecikegeleni, görülegideni. Sahi, gelmek gitmekle
çakışır kimileyin. Şiir, duymak duymak ve anlamak çoğun. Şiir, tıka basa
tıknefes can sıkıntısı.
&
Âh Zülâl! Bak,
ikimiz de çaktık Aşk ve Metafizik dersinden. De ki, taşlar bile yanılır, tuzdur
yarayı kimsesizleştiren, yarasına taş tutan aşkta ikmale kalır. Sahi, beni taşa
tutacak el sende kaç tane! Adım sende kaç leke, kaç boğum! Bak, içim nasıl da
tek tek deyi ve dizeler mezarlığı, ân’la!
&
Bu bir şiir tanımı
değil; şiir, kalbin ve kalemin kan günlüğü!
&
Şairsen, ölüm
pelerini taşı sırtında, üç ölüm var hayatta: biri cennet ikisi cehennem.
&
Şimdi ölsem güzel bir ölü olurum! Ölüm sıragöller, ölüler taşşehir... Acının azında
anne dağı, hüznün pergelinde baba dağdağası. Ölmemişsek, sıla ve gurbet dürtüsü
kalbin örtüsünü bile kaldırır. Ölmek sadece şiirlerde güzel. Yediuyurlar’da
yedi küçük ölüm gibi bir şey şiir, paradoksal--
bir:
taşların kınası sürün, yaranın balını tat, bazen çok gençtir ölüm de!
iki:
durma! taşlardan çakıllardan arkadaş edin kendine, her ölüm tekil veda!
üç:
intiharın nehrinde yüzen sonsuza dek şair kalır, gitme!
dört:
kendimde kaç kişiyim deme, söz bittiğinde tek ü tenhâ herkes!
beş:
zamanın şerefeleri göktaşı, gök ki paramparça dilimde!
altı:
Tanrı da şiir de beyazdır; Tanrı ölünce kara, şiir ölümsüzleşince siyah!
yedi:
günlerimizin hüznünü saç tokanla topla, kimselere söyleme, ölmüş olabiliriz!
Şiir, kanuyku, en güzel ağlama!
“Şifalı Taşlar Kitabı” adlı kitabından